top of page

Hal-i Pür Melalimiz

“Yüksek tepelerde hem yılana, hem kuşa rastlayabilirsiniz,

biri sürünerek, öteki uçarak yükselmiştir.”

Cenap Şahabeddin



O bir koltuk aşığı…


Başka eşya bilmiyor, yatağa da dolaba da masaya da kaleme de onun adına uzanıyor; aklında hep koltuk. Gözü başka bir şey görmüyor, bilmiyor dünyayı, tanımıyor insanı, takip etmiyor çağı…


Koltuğa tesadüfen oturmuş. Aslında başka koltuklar da olurmuş ama şansı yaver gitmiş.

Bu koltuk işte onun hayatı…


Onunla arasına yalnız arka cebinde taşıdığı cüzdanının girmesine tahammül ediyor. Koltuğuna oturmaktan tuhaf bir zevk alıyor çünkü ayaktayken arka cebindeki cüzdanının kabarıklığının farkında değil…


Onu hiçbir hazineye değişmez; ayağının dibinde Mühr-i Süleyman’ı görse bile almak için ola ki başka biri kapar diye koltuğundan doğrulmaz…


İşte koltuğuna kurulmuş, elinde kalemi, zorlu bir göreve adanmışçasına önündeki evrakı bir hayvanı okşar gibi sevecenlikle inceliyor, adeta sol gözüne monokl takmış. Fakat yalnız isimlere dikkat ediyor kelimeleri atlayarak okuyor çünkü zarfa değil mazrufa bakmayı bilmiyor. Doğrusu imla da bilmiyor, öğrenmeye de yeltenmiyor. Koltuğa cehaletin cesaretiyle oturduğunun farkında olduğundan densiz…


Cüzdanının kabarıklığını hissederek tadına vara vara basıyor imzasını sağ eliyle. O an “İşte, benim imzam!” diye haykırmak istiyor, koltuğunun altından alaylarla Sezar geçiyor, Büyük İskender. Cüzdanında dans ediyor Washingtonlar Benjaminler…


Kapısının vurulduğunu duyuyor, koltuğuna iyice bir kuruluyor. İmzaladığı evraka bakıyor, bakıyor, evirip çevirip hayranlıkla tekrar bakıyor sonra evrakı masasının üzerindeki sumene koyuyor ve yüzünü kapıya dönüyor; hırçın…


Tok bir ses: Giriniz!

Ezik bir ses: Sizin koltuğunuz efendim, sizin imzanız! Lütfen evrakımız…

bottom of page