top of page

Ressamlar Günümüzün Çağdaş Dervişleridir

08.09.2011 - Galata


Resimde erdemi arayan, 47 ülkedeki müze, galeri ve koleksiyonlarda çeşitli eserleri bulunan, Anadolu ve Osmanlı kültür sanatını, özgün stiliyle harmanladığı eserleriyle adını tüm dünyaya duyuran bir sanatçı İsmail Acar. Acar, Galata’daki atölyesinde Sivas Suşehri’nden İstanbul’a uzanan yolculuğunu, okul yıllarını, resim sanatına bakışını, yurtdışındaki başarısının sırlarını, gündelik yaşamını ve projelerini anlattı. Sanatçının eserleri hemen hemen tüm Dünya ülkelerinde, eser, koleksiyon ve müzelerde bulunuyor. Sanatçı, zaman tarih ve coğrafya üçgeninde; Kaftanlar, Üç İstanbul, Ayasofya, Lale, Gül, Nar, Hat, Kaligrafi, Sultan Portreleri, Bizans, Anadolu'nun Kralları ve Tanrıları ana teması altında konularını tuvallere yansıtıyor.



Öncelikle şu soru ile başlamak istiyoruz Sivas Suşehri’nden kalkıp psikoloji okumaya İstanbul’a geliyorsunuz ve ressam oluyorsunuz sizi buraya iten etmenler ne idi? Ressamlığa giden süreç nasıl gerçekleşti? Okul yıllarınızda veya ilk gençlik yıllarında da çalışmalarınız var mıydı yoksa resme olan yeteneğinizi İstanbul’a geldikten sonra mı keşfettiniz?

Tabii öncelikle şunu belirteyim, resmi her şekilde yapıyorsunuz, ilkokulda da ortaokulda da lisede de hatta okul öncesinde bir şeyleri karalamaya başlıyorsunuz. Ben işte o tarihlerde, Türkçe kitaplarının köşelerini devamlı karalardım. Paşa resimleri yapardım; Mustafa Kemal Paşa, İsmet paşa, Gazi Osman Paşa. Böyle kitap köşelerine çizerdim. Paşa resmi yapmayı öğrenmiştim o dönemde ilkokulda. Sonrasın da ortaokul lise. Malum Suşehri’nde bir yüksek öğretim kurumu yok. En yakın Cumhuriyet Üniversitesi var. Orası da 4 saat mesafede. Liseden sonra sınavlara giriyorsunuz herkes gibi bir bölüm kazanıyorsunuz. Hani bana o güne kadar soruyorlardı ileride ne olmak istiyorsun diye. Bende hiçbir şey olmak istemiyorum diyordum. Çünkü olunacak kavramların hiçbiri bana karşılık gelmiyordu. Doktor olsam, yok olmaz. İyi bir şey aslında doktor olmak, puanı da yüksek ama ban uymaz. Atom mühendisi, uçak mühendisi işte en zor bölümler falan. Ama ben bunları olmayı istiyor muydum? Emin değildim. Bende öyle bir iki tane Edebiyat Fakültesi bölümü yazmıştım. Oydu yani psikoloji bölümüne girişim. Bir tercihten çok denk gelmeydi bu. 1987-88 lerde, Anadolu’nun da durumunu düşünecek olursanız, İstanbul’a okumaya gelmek bir çok insanın arzuladığı bir şeydi. Buraya gelince de yavaş yavaş dünyayı tanımaya başladım. Orda neticede bir kasabada yaşıyorsunuz. Orda gördüğünüz ve duyduğunuz her şey ölçekli olarak çok daha küçük. Yani orda da resim mutlaka yapıyorsunuz. Yani orda da insanların evlerine bir şey çiziyorsunuz ama burada ölçekler çok büyüyor ister istemez. Hedefler çok değişti. Sonradan fark ettim ki burada bir Güzel Sanatlar Fakültesi var. Ben resmin bir üniversitesi olduğunu açıkçası bilmiyordum. Hele o dönemlerde kabul şartları falan hiç belli değildi. Biraz araştırdıktan sonra özel bir yetenek sınavı ile öğrenci kabul edildiğini öğrendim. Psikolojiye devam ederken hemen o sınavlara hazırlanmaya başladım. Sonrasında Güzel Sanatlar Fakültesi sınavlarına girdim ve resim bölümünü kazandım. Özetle işte resim serüveni böyle başladı.


Önceki söyleşilerinizin birinde; Resimde ne arıyorsunuz? Şeklindeki bir soruya “erdemi arıyorum” şeklinde cevap vermişsiniz. Bu bizim dikkatimizi çekmişti. Bu konuyu biraz açabilir miyiz? Resimde erdem nasıl aranır?

Aslında ressamlar öyle kişiler ki, günümüzün çağdaş dervişleri gibi. Bir anlamda her ne kadar resim İslam tasavvufuna paralel gelmeyen bir şey olsa da insan ruhuna karşılık gelen bir şeydir. Örneğin bir derviş yola çıkar ve o yolda bir hedef belirler kafasında, o hedefe ulaşmak içinde hayatını koyar ortaya. Tabi ki ben bu işin etiği için böyle konuşuyorum. Ne var ki her örnek buna karşılık gelmeyebilir. Ama her ressam önce kendi doğrusunu arar. Yani bir ilim peşindedir, bir gerçeğin peşindedir, bir hakikat peşindedir. Baktığınız zaman hiç beğenmediğiniz bir ressam bile inandığı değerleri sonuna kadar savunur, hatta hiç resim satamamak uğruna dahi o yolu izler. Ölene kadar da hiç resim satamaz, buna mesela Van Gogh çok güzel bir örnektir. Bir yol belirlemiştir ona “hadi gel şunu yap” demişler ama yapmamıştır. Ismarlama bir iş yapmamıştır. Belki ahlaki olarak çok yüksek bir karaktere sahip değildi. Ama içsel olarak çok büyük değerlere kendini endekslemişti. Yani bir hakikat arıyordu, bir gerçek arıyordu. Bu “hakikat” kavramı bizim inanışımızda yaratana denk gelse de onun anlayışında da bir gerçeğe denk geliyordu. Bir gerçeğin peşindeydi.


Van Gogh’un kardeşi Theo’ya mektuplarında o içsel yolculuk çok iyi görülür. Söz Van Gogh’tan açılmışken, sizin “nar” üzerine çalışmalarınız var. Van Gogh’ta da “ayçiçeği” üzerine yoğunlaşmış çalışmalar dikkat çeker. Ressamların bir takım objelere karşı tutumu nereden kaynaklanıyor? “Nar” neyi ifade ediyor sizin için?

Çok şeyi ifade ediyor. Belki Van Gogh yaşadığı dönemde ayçiçeklerine baktığı zaman, ayçiçeği dönerken güneşi takip ediyor. Hareketin olduğu, güneşi, ışığı takip eden bir çiçek aslında ayçiçeği. Bir ressamın da buna tutkulu olması çok normal. Doğanın bir harikası ve bu durumda bir ressam için inanılmaz bir ilham olabilir. Çünkü sıra dışı bir varlık aslında “o” obje. Bana gelince ben narı ilk Side’de eski bir tapınak alanında bir kabartma olarak gördüm. Yahu kendi kendime Side ne alaka dedim. Nar benim bildiğim Afganistan, İran biraz da Türkiye’de yetişir. Side’ye kadar nasıl gelir ki? Sonradan Yunan mitolojisinde “Side” nin eski Yunanca da “nar” demek olduğunu öğrendim. “Side” mitolojide bir kadınmış. Güzellikte Hera ile yarışmaya kalkmış. Hera da buna bir acı vermiş. Hiç olmayan çocuğunun ölümünden kendini sorumlu tutma hissi. Mitoloji bu ya, bu acıya dayanmayarak kayalardan kendini aşağı atmış. Düştüğü yerde oluşan kan birikintisinden de bir ağaç yetişmiş. İşte o ağaca Side ağacı demişler. Yani “nar”. Ve orada bir şehir kurulmuş ve o şehre de “side” adını vermişler. Anadolu’daki o rölyefli kabartmalar genelde bu tür hikayelere dayanıyor. Anadolu’da nar adını taşıyan bir şehrin olması çok enteresan dedim. Ve oradan yola çıkarak sonra baktım Antik dinlere, Zeus sembollerine de girmiş “nar”. Yakın döneme geldiğimiz zaman Musevilerde de, Hıristiyanlar da çok çok önemli bir figür. Örneğin İsa’nın eline nar verirler. “Nar” “dünya krallığı” demektir. Artık mitolojik göndermeler teolojik göndermelere dönüşüyor. Bebek İsa’nın elinde nar vardır. O dünya krallığını ifade eder. Bunu takip eden dönemde dünya krallığı sembolü olarak Batılı krallar nar’ın tacını kesip başlarına taç yaparlar, zamanla Avrupa krallarının taçları nar’ın üstündeki formu alır. Hz. İsa’nın dünya krallığını sembolize eder çünkü. Yani onlarda bir anlamda İsa’nın misyonunu taşımak isterler. Bizde de nasıl ki Sultan Peygamberin elçisi olarak yeryüzünde varsa onlarda da krallar İsa’nın yeryüzündeki varisleridir. Eski Türk masallarında çok enteresan bir mesel vardır örneğin; “isim isteyen kişinin devlerin koruduğu bahçeden nar alıp gelmesi gerekirmiş”. Dede Korkut hikayelerindeki Boğaç Han’ın boğayı yumrukla yenmesi gibi, o bahçedeki nar’ı alıp getirmek büyük bir marifet göstermek demekmiş.


Yanılmıyorsam “Nar” İslami gelenekte de cennet meyvesi olarak kabul görür.

Bütün dinlerde enteresan bir şekilde “nar” ile ilgili bir şey bulmak mümkün. Enteresan bir şey; anneannem narı alırdı, “bismillah” der kırardı. Yere tek bir tane düşse kalkar “bismillah” deyip yerden alırdı. Ben bu meyveyi gördüğüm zaman Türk sembolleri yaratmak lazım dedim. Nasıl ki halıya kilime baktığımızda Türklerin yaşantılarından izler buluruz. Zamanında pop art ikonu olan “Andy Warhol” gidiyor, çok popüler Amerikan Tüketim toplumunun sembollerini alıyor, kullanıyor ve dünyaya bunu satıyor. Müthiş. Marilyn Monroe’lar, Campbell çorbalar gibi. Aslında bizimde ona karşılık gelen o kadar çok formumuz var ki. Fakat biz bunu hiç yapmamışız. Biz hep mesela Topkapı’ya ya da Boğaz’a şöyle bir bakıp, sonra gidip New York’un gökdelenlerini çizmişiz.


Peki, siz bu yaklaşımdan hangi noktada sıyrıldığınızı düşünüyorsunuz?

Picasso, “benim evimin arka bahçesi Lour müzesine bakıyor” diyor. Aslında sembolik bir cümledir bu. Bende diyorum ki benim evimin arka bahçesi hatta ön tarafı Topkapı Sarayına, Ayasofya’ya, Boğaza ve on bin yıllık yerleşik Anadolu’ya bakıyor. Onun için “kaftanlar”ı yaptım. Onun için “karpuzlar”ı yaptım. Mesela Türk toplumu çok fazla karpuz tüketiyor. Ama hiç kimse karpuz resmi yapmamış. Ama Cumhuriyet dönemi ressamları, Osmanlı’nın son dönem ressamları çok karpuz çizmişler. Aynı şekilde “lale” çok sembol bir motif, ben ilk defa kullandım ama o kadar çok sembol oldu ki benden sonra çok kullanıldı. Sonra İstanbul lale festivalleri başladı. Hatta ben bu festivallerde beş tane sergi açtım. Niye? Çünkü sembol olan formları öne çıkartmaya çalışıyorum. Nar da aslında bir lale gibi sembol değer taşıyor bizim coğrafyamız için.


Siz bu formaları kullanırken sanatınızı türdeşlerinden nasıl farklılaştırıyorsunuz?

Mesela büyükannem narı parçalarken ne dedi: “bismillah”. Ben şimdi narı parçalanmış halde ortaya koyuyorum arkasına “bismillah” yazıyorum. Aslında benim yaptığım şey hikayelerin de resmi. Çünkü Türk resminin geçmişi yok. Bu noktada faydalanması gerektiği alan ya edebiyat ya da tasvir sanatları. O anneanne, nasıl kutsallık atfediyorsa o meyveye, bende resme o anlamı yüklemek için eserin arkasına “bismillah” yazdım. Belki de bu güne kadar arkasında “bismillah” yazan hiçbir natürmort resim yapılmadı.


Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı” isimli kitabında minyatür sanatçılarının resimlerinde objeleri, derinlikten yoksun bir bakış açısı olsa da, oldukları gibi nasıl yan yana getirerek yaptıklarından bahseder. Mesela padişah portreleri, derviş motifleri, Osmanlı mühürleri, tuğralar. Sizde bunları birlikte çokça kullanıyorsunuz. Bu çalışmalar kolaj olarak nitelendirilebilir mi?

Kolaj dediğin bir yan yana getirme şekli. Aslında ben bunları kesip yapıştırmıyorum. Mesela Ayasofya’yı alıp resme taşıyorum ve kullanıyorum. Ama onun yanına da daha antik dönem bir şey daha koyuyorum. Sanki bunları kesip yapıştırmış gibi boyuyorum. Aslında tamamıyla boyama şeyler bunlar. Kolaj bizim hayatımızın içinde olan bir olgu, aynı benim arka bahçemde gibi. Ben buraya ilk geldiğimde 100 yıllık harabe bir ev vardı. Biraz kazınca 350 yıllık bir Musevi Mikvesi çıktı. Biraz daha kazdık Osmanlı çıktı, biraz daha kazınca Roma çıktı.


“Üç İstanbul” adlı serginize bu olay mı ilham kaynağı oldu?

Mutlaka olmuştur. Bir sanatçı eserini oluştururken kendi aynasına bakar. Bizim aynamızda görünenleri ben resmediyorum. Ben bunu bizzat yaşadım. Sivas’ta da aynısını yaşadım. Roma paraları bulurduk çocukken. Bizim köyde bir Roma kale kalıntısı vardı. Kalenin üzerinde oynardık biraz kazınca Roma paraları bulurduk. Dolayısıyla bizim coğrafyamızdan yansıyan, bizim aynamızdan yansıyan şeyin bu olduğunu düşünüyorum ve bunları resmediyorum. Tabi her sanatçı başka bir çıkışla bunu ortaya koyar.


Roma dönemi, Osmanlı dönemi ve Cumhuriyet dönemine ilişkin çalışmalarınızı sergilediniz. Sizce bu dönemler keskin çizgilerle birbirinden ayrılıyor mu? Yoksa bir kültürün bir geleneğin devamı mı bu üç dönem?

Bence hiçbir keskin ayrım yok. Şu an bunun en iyi örneğini görebileceğimiz bir noktada oturuyoruz. Ayasofya kubbesine bakın 6. yüzyıl, minarelerinin olmadığını düşünelim, etrafındaki bir iki tane de türbenin olmadığını düşünelim, tipik Roma. Kubbe yapısı hem Katolik, hem de Ortodoks anlayışın hakim olduğu bir dönem. Şimdi Beyazıt camisine baktığımızda en eski örnek olduğu için söylüyorum. Çünkü Fatih Camii de bir örnek ama yandığı için tekrar yapıldı. Onun için belki formu değişmiştir bilmiyoruz. Ama Osmanlı genel olarak Bizans mimari formunu almış ve tekrar etmiş. Bütün siluete tekrar uygulamış. Hiç dememiş ki :”Ya bunlar gavurdur, bunlar Hıristiyandır, uzak duralım”. Hatta Ayasofya’nın içindeki haçlar bile kaldırmamış. Fatih orada namaz kılmış. Çünkü adamların özgüveni yerinde, kompleksleri yok. Osmanlı Bizans formunu alıp siluete taşımış ve buna da İslam sanatı demiş. Şimdi şu silueti dünyanın neresinde görürseniz görün aklınıza Bizans gelmez, Roma da gelmez, Konstantinopol de gelmez. Direkt Osmanlı İmparatorluğu, Türkiye gelir. Çünkü şehirlere şehir olarak bakmışlar. Onların kimlikleri olduğunu düşünmüşler. Roma’dan, Bizans’tan hatta Antik Çağdan gelen o formu büyük ve komplekssiz bir topluluk aynen devam ettirmiş. Ama adlarını biraz yavaş yavaş değiştirmişler. Formlara aynı ihaneti etmemişler.


Şehrin ruhunu korumuşlar yani, zarar vermemişler.

Evet, zarar vermemişler. Fatih’in fermanlarından biri boğaz çevresine yerleşim yapılmaması yönünde. Şimdi baktığınız zaman o zamanki anlayış, bakış açısı ve vizyon çok büyük. Yani bu şehri birdenbire Arap veya Türk mimarisi ile değiştirebilirlerdi. Ya da eski Orta Asya Türk mimarisine de çevirebilirlerdi. Ama onlar şehrin ve kültürün devamlılığını sağlamışlar. Bunu görsel olarak görüyoruz ama okuyup araştırdığımızda siyasi, politik, ticari her alanda da bunu görüyoruz. Her anlamda bunu yaşatmışlar. Galata’ya alıp dağıtmıyor, onu imar etmeye çalışıyor. Çünkü bakış açısı şehri yaşanılır kılmak üzerine. Cumhuriyete geldiğimiz zaman mesela Maslak’taki binaların Cumhuriyetin ya da Türkiye’nin ya da İstanbul’un neresine ve hangi kimlik anlayışına uygun olduğunu hiç kimse izah edemez. Yani bunlar Hong Kong binaları mıdır? New York binaları mıdır?


Bir ruhu yok mu demek istiyorsunuz?

Evet, ruhtan yoksun.


Mesela AKM (Taksim Atatürk Kültür Merkezi) binasını bazı sanat çevreleri sembolleştirip çok önemsiyor. Mimari açıdan ya da sanatsal açıdan bir değeri olduğunu düşünüyor musunuz?

Yok düşünmüyorum. Mesela Çin de Shenzhen diye bir şehir var. Orada görmüştüm. Büyük bir bina yapmışlar. Opera binası. Muhteşem. Sanki dört beş bin yıl öncesinden Çin İmparatorlarının ruhları gelmiş. Aynı zamanda muhteşem bir modernliğe de sahip. Şimdi biraz vizyon sahibi olmamız gereken bir dönemdeyiz. Kimlikli binalar yapmalıyız. AKM’nin orası da yani nasıl bir estetiktir, bilmiyorum. Olay tamamıyla politik bir arenaya dönüştü. İktidar açısından da, AKM’nin yıkılmasını engellemek isteyenler açısından da. Olay gerçeklikten çıktı. Ama daha enteresan bir fikir vereyim ben. Ben olsam hükümetin yerinde orayı komple yıkarım. İnönü Stadının olduğu yerde de muhteşem bir opera binası yaparım. Ve şehir ilk kez adam gibi bir meydan kazanır. Meydan gibi meydan. Çünkü biz bütün meydanları heba etmişiz. Ayasofya’nın yanına gidiyorum minarelerini göremiyorum. Niye, çünkü iki yüzyıl yıl önceki imam oraya çınar ağacı dikmiş. İmamın estetikten yoksun ruhu yüzünden ben o güzelliği göremiyorum, seyredemiyorum. Sultanahmet’in dibine gidiyorum caminin doğru düzgün hiçbir yerini göremiyorum. Ben bu güzelliği görüp yaşamayacaksam, o meydana niye gideyim, yeşili yaşayacağım yer o meydan mıdır? Bu eserler estetik birer marifet, marifeti göstermek lazım. Bence o çınarların sökülmesi veya oranın estetiğine zarar vermeyecek şekilde çok iyi budanması lazım. İnsanların bu güzellikleri görmesi gerekir. Yıldız Sarayında restorasyon yapıyorlar kırk senedir kapalı. Peki, bu bellek ne oldu? Tarihçiler orayla ilgili sıfır bilgiye sahip. İçeri alınmıyorlar, göremiyorlar, dolayısıyla ilham da almıyorlar. Şehir ve kimlikler geçmişten bugüne kadar asla kesintiye uğramamalı. Bir devamlılığı olması lazım. Maslak’ın da tarihi yarımadaya yakışır şekilde ilerlemesi lazım.


Yanılmıyorsam Çemberlitaş’taki dikilitaşın restorasyonunda harap olan sütunun şeklini o günkü kaynaklara göre siz yeniden çizmişsiniz. Sütunun orijinal haline nereden ulaştınız?

Birçok gezginin ve tarihçinin yazdığı kitaplar var. Bazıları eskiden İstanbul için proje yapmaya gelmişler, biraz da çizmişler. Bazıları hayal, bazıları gerçek. Bende hayal-gerçek arasıdna bunu biraz canlandırdım. Benim İstanbul 2012 için yaptığım bir proje vardı, maalesef gerçekleşmedi. İstanbul’daki özellikle meydanlardaki ve eski dönemlere ait 63 tane eski anıtı canlandırmak. Mesela burmalı sütün diye bir şey var. Bu burmalı sütün falan değil, yılanlı sütün. M.Ö. 300 yıllarında yapılmış dünyanın en eski bronz eserlerinden biri. Ama yağmurun, çamurun karın altında orada duruyor. Taş atanda var, para atanda. Şimdi böyle bir eseri orada tutacaksan bari onun yerine bir tane imitasyonunu koy. Venedik’te “San Marco” atları öyledir. Orijinaller içerde, imitasyonlar dışarıda. Ya bunu yap, ya da canlandır. Yılanlı sütunun üzerinde de bir kazan varmış, şimdi yok. Dolayısı ile bu tarih canlandırılmalı. Diğer ülkeler olmayan şeylerinden tarih yaratıyorlar. Biz ise turizmin önemli bir geçim kaynağı olduğu bir ülkeyiz. İstanbul’a ait eski anıtlar ortaya çıkmalı ki onlara bakarak yeni semboller, anıtlar yapalım. Aksi takdirde bunları yok ediyoruz. Bugün bir meydana heykel yapmak mümkün değil. Ne sanatçı bu edepte ve yetkinlikte, ne de yöneticiler bu türden bir beklenti içerisinde. Osmanlı döneminde dikilen anıtların onda biri kadar anıt dikmemişiz. Mesela Taksim anıtı çok küçük bir anıt. Sanki cüceler anıtı gibi. Ben olsam o meydanı İnönü Stadına kadar açardım.


Eğitim müfredatında olsun, toplumun genelinde olsun Osmanlının resme ve görsel sanatlara karşı olduğu şeklinde bir algı var. Ama biz Osmanlı kadar bile anıt dikememişiz diyorsunuz.

Bu algı büyük bir yanlışlık, son halife ressam. Dünyada ilk kez bir ressamlar cemiyeti başkanlığını bir İmparator yapmış: Osmanlı İmparatoru, Sultan Abdülaziz. Bir de düşünsenize Osmanlı Ressamlar Cemiyeti diye bir şey var. Bugün ülkemizde ressamların ortak bir paydada buluştuğu dernekleri bile yok.


2023 yılında Cumhuriyetimizin 100. yılı kutlamaları için bir eser verelim diyoruz. Siz olsanız ne tür bir eser verilmesini önerirsiniz. Ya da kafanızdan geçen bu tür bir proje var mı? Bu arada 100. yıl için büyük bir resim yaptığınızı biliyoruz.

Aslında bu 100. yıl fikirlerini ben bundan on sene önce konuşmaya başladım. Amerika 100. yılında “özgürlük anıtı”nı dikti, Fransızlar “Eiffel Kulesi”ni. Ben açıkçası Başbakan’ın açıkladığı projeyi çok beğendim. Çünkü bu Osmanlı döneminde de ele alınmış. Ve o dönemde de yapılabilecek bir proje idi. “Kanal İstanbul” projesi çok başarılı bir proje. Ama beraberinde de belli sakıncaları olan bir proje. Çünkü korkunç bir betonlaşma ve rantı da beraberinde getirecek. Bu dönemi çok iyi yönetebilirlerse bence o proje çok başarılı. Ama büyük riskleri de var. İyi yönetemezseniz, çok büyük bir ihanet de olacak doğaya. Uygulaması çok hassas bir proje.


“Kanal İstanbul” 100. yıla yönelik proje olsa da sanatsal bir yönü yok, bir abide gibi. Daha çok ticari ve politik öneme haiz bir proje. Sanatsal değeri de olan bir anıt mesela gerekmez mi?

Fransızların 200. yılda yaptıkları köprü gibi bu da bence. Tek farkla Başbakanın projesi çok daha büyük. Ama ben olsam abidevi bir anıt için Taksim’i kullanırdım. Meydanları kendine getirirdim önce. Taksim Etap Otelinden başlarım Harbiye Orduevi de buna dahil bazı yapıları orada muhafaza ederek enine boyuna Maçka Parkı ile de birleştirerek yıkardım. Bu taraftan da Tarlabaşı’nın oradaki merkez binadan İnönü Stadına kadar her şeyi yıkardım. İnönü stadını şehrin dünyanın en önemli opera binalarından birine dönüştürürdüm. Otopark alanı da zaten mevcut, altgecit de zaten dibinde, ulaşım sistemi de çok başarılı. Taksimdeki anıtı da mevcut anıtı koruyarak 8-10 kat büyütürdüm. O anıtı da Taksim’in en baş meydanına dikerdim. Eski Roma da ibadethane, toplanma yeri, opera ve saray ile yönetim binaları vardır. Belki oraya bir parlamento binası dikmek zor ama oraya bir opera binası dikilir. Belki insanların taleplerine göre mescit istiyorlarsa da opera binasının içine de konabilir yani. Neden olmasın? Çünkü burada amaç hizmet, insana hizmet ki en değerli varlık şüphesiz insan. Senin gibi düşünen de buna dahildir, düşünmeyen de. Dev bir meydan oluşturup korkunç güzel seyir terasları oluşturacaksın. Rampalar da şehri seyretmek için teraslar olacak, belki binlercesi. Ve her terası bir sanatçıya verip dizayn ettireceksin. Kim olduğu hiç önemli değil sanatçıların. Mesela bu Oslo’daki heykel parkı var çok güzel. Birkaç heykeltıraş birleşip yapmış, her taraf heykel. Türkiye buna çok uygun değil belki ama seyir terasları enteresan bir şey olur. Çünkü bizim mimari yapımız çok dik. İstanbul da hep yamaçlarda oturuyoruz.


Bu noktada galiba göçebe kültürünün bir uzantısı gibi duruyor sanki yamaç kültürü?

Yamaç kültüründe de biz ne yapıyoruz? Gecekondulaşmaya başlıyoruz.


Bu önerdiğiniz meydanın sınırları nereleri kapsayacak?

Taksim’den Osmanbey’e, Dolmabahçe’ye kadar bomboş olacak. İnönü stadının olduğu alana muhteşem bir opera binası yapılacak. Özellikle opera binası gibi şeylerin çok uluslu yarışmalar açılması lazım. Dünyanın en önemli isimleri davet edilmeli ve böyle bir anıt yapılmalı. Cumhuriyetin 100. yılına olur olmaz ama Taksim’in meydanlaştırılması çok güzel olabilir. Dünyanın en güzel opera binasını da İnönü stadının oraya koyacaksın. Orda futbol stadının ne işi var hala anlamış değilim zaten. Mevcut anıtı 10 katı büyütmek bir diğer 100. yıl projesi de o. Mesela Macaristan da kahramanlar anıtı diye bir anıt var, Budapeşte de meydanda. Atlara bakıyorsun adamlara bakıyorsun muhteşem. Birde bizim Taksim anıtına bakıyorsun? Şimdi bu anıtı yıkalım desen ciddi sorun olur.


Osmanlı döneminden Cumhuriyet dönemine geçişte dikkatiniz çeken anıtsal bir yapı var mı?

Cumhuriyetimiz bir cüceler imparatorluğu değil. Cumhuriyet dünyanın en önemli imparatorluğunun oğlu. Yani Osmanlıdan sonra biz sıfırladık, hiçbir şeyimiz kalmadı dağdan geldik bilmem ne falan değiliz. O kadar bilgi, o kadar görgü, o kadar bürokrasi, o kadar edebiyat, o kadar büyük bir kültür ve medeniyet biranda yok olmadı. Ayrıca baktığımız zaman Cumhuriyetin en önemli anıtlarından biri de anıtkabirdir. Hiç kimse dikkat etmese de bir mantık üzerine kurulmuştur. Büyük bir proje üzerine kurulmuştur. Baktığın zaman böyle dümdüz gidiyor. Yapılaşma plan şekli tepeye kurma şekli bir düşünceden çıkmış. Sebebi üzerinde çok kafa yormuşlar. Çok fikir üretmişler.


Aslında büyük bir kültür mirasının sahibiyiz yani.

Yani baba öldü, miras oğluna kaldı. Bu kadar basit.


Ustadan çırağa kalır gibi.

Evet ustadan çırağa kalır gibi. Yani biz bir Romanya, Bulgaristan değiliz. Bizim yapımız minimum Rusya ölçeğinde olmalı. Biz bunu 100. yılımızda yakalamalıyız. Ama bunu nasıl yakalarız. Böyle sembol anıtlarla yakalarız. Aynı şekilde Sultanahmet ve Ayasofya’nın, dış bahçeleri hariç, etrafındaki bütün alanın tekrar düzenlenmesi gerekiyor.


Genelde sanatçılar kendilerini “fildişi kule”lerine kapatır. Eserlerini verir ama halkın içine karışmazlar. Ama siz Kaş’da, Kadıköy Salıpazarı’nda halka açık yerlerde eserler yaptınız. Nereden hareketle bunları yapmaya karar verdiniz?

Vakit gelince herkes toprağa karışıp gidecek. Geriye bir şey kalmayacak. Ben çok büyük sanatçıyım desende boş. Devamlı kritik yapmakla bir yere varılmaz. Bakın mesela şu masadan bile yüzlerce kritik çıkar. Madem bu kadar çok kritik yapıyorsan biraz da çaba göstermen lazım. İnandığım bir konuda benden bir katkı isteniyorsa orada maddi olarak bir şey beklemem. Bahsettiğiniz eserleri de perspektifte yaptığımı söyleyebilirim.


Ayrıca kağıt kesme sanatı ile de ilgileniyorsunuz bildiğimiz kadarıyla.

Geleneksel sanatlar benim çok ilgimi çeker.


Yağlıboya zaten uzmanlık alanınız. Bu yaptıklarınız içinde kendimi şunda daha iyi ifade ediyorum dediğiniz bir alan var mı? Yoksa bu zaman zaman olaya, yere, ruh haline göre değişir mi?

Biraz projelere bağlı. Özellikle Uzakdoğu, Çin, Japonya ya da Hong Kong gibi uzak doğu ülkelerinde kağıt teknikleri daha revaçta oluyor. Kimse: “İsmail Acar sen dünyanın en büyük resim sanatçısısın gel istediğini yap” demiyor. Eğer bu toplumda o tarz işleri çokça yaparsan Müslüman mahallesinde salyangoz satmak gibi bir duruma düşebiliyorsun. Mesela Amerikalılar veya İngilizler sultan portrelerinden pek hoşlanmıyorlar. Siz onların gözünün içine onları soktuğunuz zaman, belki de esere bir bıçak atacaklar, o kadar emek boşa gidecek. Onun yerine onların daha çok ilgi duyduğu şeylere yönelmek lazım. Örneğin şu mahalleye bir seyyar satıcı girdiği zaman bu mahallede satabileceği meyveler varsa ya da onun alıcısı varsa girer. Ama onların hiç sevmeyeceği şeyleri getirmez. Tabi biz çalışırken bunlara da dikkat ediyoruz. Mesela Uzakdoğu’daki bir galeri ile çalışırken bu galerinin menfaatlerini de düşünmek zorundayız. Bu ticari bir galeri, para kazanması gerekiyor ve onu iyi pazarlayabilmesi lazım. Daha çok insanın o sergiyi gezmesi lazım. Aynı zamanda bizimde kendimizi, kültürümüzü ve Türkiye’yi anlatmamız lazım. Bu tip nedenlerden dolayı bazı teknikler bazen revaçta oluyor. Ama benim için hepsi eşit değerde.


Resim yapıyorsunuz. Aydınlatma, heykel, paravan, bakır işleme, koltuk, alem vs de tasarlıyorsunuz. Bütün bunlara nasıl vakit ayırabiliyorsunuz? Hepsini kendiniz mi yapıyorsunuz?

Burada 6-7 kişilik bir ekip var. 2 tanesi şoför, bir kişi yurtdışı gümrük işlerini halleder. İki tanede sanat asistanım vardır. Biri resim konusunda diğeri kağıt kesmede asistanlığımı yapıyorlar. Dolayısıyla benim buradaki ana çalışma ekibim bende dahil olmak üzere üç kişi. Ama bunun dışında bir sürü lojistik işlerine yardım eden insanlar var. Mesela ben hiçbir zaman bankaya gitmem, gümrük işleri veya diğer resmi işler için resmi kurumlara gitmem. Ben sadece valizimi alır bir noktaya inerim. Oradan da galeriye açılışa giderim. Bu şekilde zaman kaybım yok. Ara süreçleri hep diğer insanlar tamamlar. Nakliyesinden paketlemesine çok ciddi işlerdir aslında. Yurtdışında sergi yapmak için en az kimi zaman 30-40 kişi devreye giriyor.


Yurtdışı başarının nedenlerinden biri de bu oganizasyon mu?

Tabi ki. Ne kadar yetenekli olursanız olun o eseri yurtdışına çıkarıp gösteremiyorsanız.


Kendinize örnek aldığınız Türk ya da yabancı bir ressam veya sanatçı var mı?

Türkiye’den Erol Akyavaş, çok önemli bir sanatçıdır, rahmetli Engin İnan, Mehmet Güleryüz çok beğendiğim sanatçılardır. Tarzlarını, eserlerini çok beğenirim. Bunun dışında bazen eser bazında çok beğendiğim sanatçılar da oluyor.


Çok klasik bir soru olacak ama, “sizce sanat halk için midir, yoksa sanat sanat için midir?”

Bir sanatçıya sorarsanız sanat halk için olmaz çünkü sanatçının karnını halk doyurmaz. Burada tabi gücenmeye, alınmaya da gerek yok. Halk her zaman bu soruyu sorar da, siz halka sorsanız “tamam sanatçıya özeleştiri yaptırıyorsunuz, bir özeleştiride siz yapın bakalım” 100.000 kişiden biri bir tane resim almış mıdır? Sanatın halk için olması çok zor. Gerçi sonuç olarak dönüp dolaşıp halka mal oluyor ama birinci periyotta sanatçıyı desteklemek lazım. Sanatçı nasıl sergi açacak, yurtdışına nasıl gidecek, nasıl kendini yetiştirecek, hangi okulda okuyacak? Halk veya kamu kurumları bu konuda yetenekli insanlara yardımcı oluyor mu? Sistem bundan 30 yıl önceki komünist Rusya gibi olsaydı o zaman halk içindir diyebilirdik. Bugün öyle değil. Ressamın eşi daha iyi bir evde yaşamak istiyor. Çocuğu da daha iyi bir okulda okumak istiyor. Sanat sanat içindir ama bunun içinde halkta kendine bir yer bulabilir. Sanatın halk için olma tavrı mümkün değil. Ama zaman geçip de o eserler müzelere girdikçe, o sanatçı dünya çapında önemli bir sanatçı olduğu zaman, ki para için dahi bunu yapsa dahi, o eserler halka döner, halkın malı olur.


Popüler kültürü bir tarafa bırakırsak Türk toplumunun Avrupa veya Uzakdoğu toplumlarına göre sanata bakışı nasıl sizce? Yaklaşımı ne noktada?

Bizim halkımız bu konuda çok eğitimli değil ama diğer milletlerden daha ilgililer. Ama bu işi satın alır durumda değiller. Avrupa’da bir resim sergisini 80-100 kişi gezer ama sanatçının tüm eserleri satılmıştır. Burada Taksim’de bir sergi açın benim mesela bir sergimi 20-25 bin kişi gezdi, alanlar yine eski resim alıcıları. Belli koleksiyoncular, belli aileler.


Bu durum toplumun genelinde var olan bütçe kısıdından kaynaklanıyor olabilir mi?

Bütçe kısıtlı fakat bu arada o halktan bazıları 100 bin dolarlık lüks araba alabiliyor. Ama hala resim almıyor. O halkın belki babasının maddi gücü yoktu ama çocuğunun var. Lüks arabalara biniyor ama hala sanat eseri almıyor, o kategori biraz eksik. Bizde insanlar evlerine resim asmıyorlar. Eskiden daha çok resim asılırmış, resim değil ama duvar halısı, ben Anadolu’da ev bilmiyorum ki eskiden duvar halısı olmayan. Hadi resim asamıyorsun fotoğraf sanatçıları var fotoğraf as. Bahçen varsa heykel koy, illa ki çıplak kadın heykeli olacak değil. Bir ceylan heykeli koy. Sanatı ve zanaatı bir şekilde destekle. Tabii ki de kendi inanışına ve davranışına uygun şeyler al. Bizde bu konularda Batı ve Doğu ülkelerine göre bir gerilik var.


Eskiden Anadolu’da nerdeyse her evde “şahmeran” resimleri vardı mesela.

Oysa pagan sayılabilir onlar. Efsane, destan, masalsı bir varlık. İşte destan tarafından evlere giriyordu eskiden. Anadolu’da her kadın bir sanatçıydı. İğne oyaları, kanaviçeler, hasırlar, danteller hepsi birer sanat eseri aslında. Ama modern hayat bazı şeyleri öldürüyor, öldürmesine de gerek yok aslında. Geleneksel el sanatlarını korumak için politikalar geliştirilmeli aslında. Maalesef bizde özgün ve yaratıcı olan hiçbir fikir desteklenmiyor. Beklide bunun devlet eliyle yapılması lazım Devletin markalar yaratmak için çabalaması lazım. Devlet olarak marka ve telif haklarının çok iyi korunması lazım ki o zaman bizden de önemli dünya markaları çıkacaktır.


Birazda bizim mensup olduğumuz sosyal sınıfa değinirsek, “emek veya emekçi” kelimesi sizin için ne ifade ediyor?

Kaderini değiştirme şansı olmayan, sabahtan akşama kadar geçimi için uğraşmak zorunda olan biri geliyor aklıma.


Sendika kelimesi size neyi çağrıştırıyor?

Sendika kelimesi zihnimizde çok bakir bir konu değil. Sendikanın çalışanı sömüren bir kurum algısı var. Bana göre öyle değil ama algılanış biçimi o. Hani karnesindeki not nedir derseniz bence zayıf. Emekçiyi kullanan bir mekanizma. İşverenden de tehlikeli olabilir bazen. Zaten günümüzde, bu bilişim çağında işveren emeğin hakkını verip çalışanı memnun etmeye çalışır kesinlikle. Mesela benim atölyemde işe yarar 6-7 kişi çalışıyor ama 11 kişi sigortalı.


Ressamları dervişlere, sufilere benzettiniz. Eserleriniz de de yer yer tasavvuf etkileri görülüyor. Tasavvufta yer etmiş şahsiyetlerden fikirlerinden etkilenip kendinize örnek aldığınız biri var mı?

Yunus Emre.


Günümüzde Da Vinci’nin “Mona Lisa”, Picasso’nun “Guernica” veya Van Gogh’un “Gece” isimli tablosu belki bizden yüzyıllar sonra bile birilerinin hatırlayacağı üzerinde konuşacağı eserler. Bizim coğrafyamıza ait hangi eserler bin yıl sonra konuşulur, üzerinde tartışılır?

Türk resminin masterpisi bence “kaplumbağa terbiyecisi” . Bundan ötesi de çok fazla yok. “Mavi senfoni”yi marka yapmaya çalıştılar ama bunu zaman gösterecek. Toplumun belleğini ve hafızasını taşıyan şeyler olmalı bu tip eserler ve ancak o şekilde var olabilirler. Bu anlamda da ben çok fazla eser görmüyorum. Belki Türkler için böyle eserler verilebilir. Dünya için olacağını pek düşünmüyorum. Belki “kaplumbağa terbiyecisi” ne adamın biri çıkıp 500 milyon dolar verse o zaman dünya da bununla ilgilenecek. Ve o zaman bir anlamı olacak. Bunların eser değerlerinin yanında büyük sansasyonel değerler de yaratılmalı. Ne yaparsanız yapın sizin burada yaptığınız hiçbir şey dünya çapında yer bulmaz. Yer bulması için sizin aynı zamanda ekonomik, aynı zamanda siyasi, aynı zamanda felsefi olarak güç oluşturmanız lazım. Mevlana gücünü sadece Türkiye’den almaz, Afganistan’dan, İran’dan da alır. Bir Osman Hamdi Bey resmine 500 milyon dolar verirsen o zaman bir Rembrandt gibi olur. Diğer Osman Hamdi Bey resimlerini de kontrol altına alırsan, ucuza gitmesin diye. Mesela onu Paul Getty yaptı. Dünyada petrolden korkunç paralar kazanmış, sanata merak sarmış. En iyi Rembrandt’ları topladı. Elli tane kadar Rembrandt aldı. Adam bu işe yaklaşık 50 milyon dolar yatırmış. Sonrasında Rembrandt çok ünlü olunca birkaç tanesini 50 milyon dolardan sattı. Ondan sonra Rembrant, Rembrandt oldu.


Zaman ayırdığınız için teşekkür eder çalışmalarınızda başarılar dileriz.

Bende sizlere teşekkür ederim.

Comments


bottom of page