top of page

Sinema Bir İllüzyondur

08.03.2012 - Alibeyköy


Ülkemizde sinema sanatının en önemli filmlerinden biri olarak kabul edilen “Züğürt Ağa” filminin yönetmeni “Nesli Çölgeçen” ile Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsündeki odasında görüştük. Sinema yönetmenliğinin yanı sıra, senaristlik, belgesel film yönetmenliği, üniversite hocalığı yapan sanatçı ile sinema sanatı üzerine oldukça faydalı bir sohbet gerçekleştirdiğimizi düşünüyoruz.


Doğrudan bir soruyla başlayalım: Yönetmenliğe nasıl başladınız?

Ben belgeselle başladım. Ben ünlü yönetmen Allah rahmet eylesin, Süha ARIN’ın hem öğrencisiydim, hem de uzun yıllar asistanlığını yaptım. Benim ilk eğitimim, yönetmenliğe ilk başlayışım, kendi yaptığım ilk filmlerimde belgeseldi. Önce belgeselcilik yaptım, daha sonra sinema filmleri yapmaya başladım. Sinema filmleri yaptığım dönemde arada reklam filmciliği, reklam filmi yönetmenliği ve arada sırada da olsa belgesel yaptım. Dolayısıyla ben belgeselden hiçbir zaman kopmadım. Fırsat buldukça dönüp belgesel yaptım. Benim mesleki silsilem böyle; belgesel, sinema yönetmenliği ve arada da reklam yönetmenliği.


Sinema nedir? Sinemayı nasıl tanımlarsınız?

Sinema her şeyden önce bir sanattır. Yani en azından benim algılamam o yönde. Ben sinemayı bir sanat olarak görüyorum. Tabi sinema sadece sanat işlevini yerine getiren bir araç da değildir. Aynı zamanda başka özellikleri de vardır. Aslında bana göre sinema üç şeydir: Birincisi sanattır. Ben ilk sıraya koyuyorum bunu. İkincisi kitle iletişim aracıdır. Üçüncüsü de endüstridir. Sinema aynı zamanda çok ciddi bir endüstridir. Benim algılamam bu şekilde. Sinema için yapılan diğer türlü tarifleri, ben bu genel başlıkların altındaki tarifler olarak görürüm. Yani “sinema bir eğlencedir” dendiği zaman buna çok fazla itiraz etmem, ama bana göre sinemanın bir eğlence aracı olması endüstri başlığının altında bir alt başlıktır. Genel anlamda sanattır, kitle iletişim aracıdır ve endüstridir.


Orhan Pamuk’un “Yeni Hayat” kitabı “bir kitap okudum, bütün hayatım değişti” diye başlar. Ve gerçekten bir kitabın bir insan hayatını nasıl değiştirdiğini anlatır. Sinema bir insanın hayatını değiştirir mi?

Olabilir tabi, fakat bunun bilimsel olarak araştırılmış, ölçülmüş verileri var mıdır bilmiyorum. Yani bir film seyretmiş ve hayatı değişmiş bir kişi ile ilgili tespit var mı bilmiyorum. Ama sinema çok geniş bir alan. Propaganda filmleri ile bir takım insanların düşünceleri, bilinçleri tabii ki değiştirilebilir. Fakat genel anlamda sinemaya baktığımızda, şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Sinema bize her zaman yeni bir takım dünyalar, yeni bir takım kapılar ve başka hayatları hep açar. Hep öyle başka bir bakış başka bir görüş, başka bir dünya, başka bir hayat olduğunu her zaman gösterir. Dolayısı ile evet, bu anlamda baktığımızda sinema bizim ufkumuzu açar. Açılmış ufkumuzla eğer değişiyorsak, o zaman tamam hayatımızı değiştirir.


Sinemanın diğer sanat dallarından farkı nedir?

Sinema bir illüzyondur aslında. Sinema yanılsamalı bir sanattır. Sinema izleyicisinin veya tüketicisinin karşısında, ona yanılsamalı bir üç boyutlu dünya sunar. Bir zaman dilimi içinde, hareketli görüntülerle akıp geçen bir hayatı sunar. Ve bunu sunarken de kandırır aslında seyirciyi, yanıltır. Düz bir perdede bir takım hareket eden şekiller gösterir ama onu sanki üç boyutluymuş gibi ve sanki gerçeğe yakınmış gibi bir havaya sokarak gösterir. Bir öyküyü içine alır. Karakterlerin başına bir sürü olaylar getirir ve siz seyirci olarak o karakterlerle birlikte başlarsınız yaşamaya, bir an kendi gerçekliğinizi unutursunuz. Yani sinema salonunda oturma, beyaz perdeye bakma gerçekliğini unutturur bu sanat size. Sanki o dünyada yaşıyormuşsunuz hissine sürükler sizi.


Söz “gerçeklik” ten açılmışken, fotoğrafçılar der ki: “fotoğraf bir gerçeği yansıtır”; buna karşın sinemacılar, “sinema saniyede yirmi dört gerçeği yansıtır” derler. Siz buna katılıyor musunuz?

Sinemada bir saniyede yirmi dört kare geçer. Tabii iyi film bağlamında bu söylenen doğrudur.


Peki, iyi film nedir?

İyi film bu anlattığım işte. İzleyici koltuğundan kendi gerçekliğinden koparıp, onu başka bir dünyaya, başka bir gerçekliğe; kandırmaca olarak bile olsa başka bir dünyaya sokup, o gerçeklik bittikten sonra onun bilincinde bir sanatsal dokunuş, bir sanatsal düşünce, bir estetik haz bırakmış olan filmdir, iyi film. Birçok filmi izleriz. İzlerken haz almışızdır, izlerken iyiyizdir. Film bittikten on beş dakika sonra yanımızdaki arkadaşımıza döneriz “ya neydi, nasıldı? Orda ne oluyordu?” deriz. Sabun köpüğüdür o. Bizi almıştır götürmüştür ama içsel dokunuşu yoktur. O sadece bir maceradır, bir eğlencedir. Kendini var ettiği, perdede olduğu sürece vardır o.


İzlendiği sürece vardır yani.

Evet çok güzel ifade ettiniz. İzlendiği sürece vardır. İyi film, en başta söylediğim üç özelliği de içinde barındıran filmdir. Sanatsal dokunuşu, kitle iletişim yani filmin bir lafı var, bir sözü var. Belki de bilmediğimiz bir şeyi söylüyor. Bilmediğimiz hayatlardan bize bir mesaj iletiyor. Ama bunu kör göze parmak sokarak değil. Sanatsal duyarlılıkla yapıyor. Ve aynı zamanda bunu yaparken endüstriyel olarak da kendini var ediyor. İyi film, bence böyle bir şeydir.


Bu manada iyi filmde yönetmenin etkisi ne kadardır?

Yönetmen bir filmin sanat, estetik ve teknik anlamda baş sorumlusudur. Yönetmenin etkisi çok büyüktür. Sinema filmi bir ekip çalışmasıdır. Ama yönetmenin bu ekibin ve filmin yönetilmesinde etkisi çok büyüktür.


Yönetmenin senaryoyu kendisinin yazması ne kadar önemlidir?

Olabilir. Olmayabilir de ama sinema öyle bir sanattır. İlla ressamın kendi boyasını kendisinin üretmesi zorunluluğu yoksa ressam tuvalini, fırçasını kendisi üretmek zorunda değilse, malzemeyi hazır alıp düşünü gerçekleştirebiliyorsa. Sinemada da filmi meydana getirmek için gerekli olan diğer ana unsurları üretmek zorunda değilsiniz. Ama üretirseniz, tamam. Bir sakıncası yok. Ben kendi sinemamda mesela, otör yönetmen olarak nitelendirilirim. Hem yazan, hem yöneten. Ne var ki, ben kendi filmografime baktığım zaman kendim yazıp kendimi yönettiğim filmlerim de var, yazılmış senaryoların yönetmenliğini yaptığım filmler de var. Sinema da böyle kesin bir ayrım yok bence.


Bir sinemayı layıkıyla değerlendirebilmek için, okumak mı yoksa çok film izlemek mi gerekir?

Çok film izlemek kesinlikle büyük katkıda bulunur. Okumak zaten hiç vazgeçmememiz gereken bir uğraş. Ne iş yaparsak yapalım. Ama sorunun özelinde sinemada öncelik tabii ki seyretmekte. Film seyretmek çok daha fazla geliştirir.


Yönetmen olmak için ne tür bilgi ve beceriye ihtiyaç var. Teknik bilgiye mi ihtiyacımız var? Nedir yönetmenin bilmesi gerekenler. Arka planında nelerin dolu olması lazım?

Tabi bu röportajı İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yapıyoruz. Ben de Bilgi üniversitesi Sinema-Televizyon bölümünde öğretim görevlisiyim. Dolayısı ile bu soruya bilginin önemi yok diye bir şeyi tabii ki diyemem. Çünkü ben, sinemanın öğretilebileceğine inanmış bir insanım. Buna inandığım için ben bir taraftan üretirken bir taraftan da yeni, genç kuşaklara, bildiklerimi, öğrendiklerimi öğretmeye çalışıyorum. Sinemanın yüzde biri yaratıcılıksa yüzde doksan dokuzu eğitimdir. Sinema öğrenilen bir şeydir.


“Bir fotoğraf bir fotoğraf karesidir, bir resim bir tuvaldir, bir beste notalardan oluşmuş bir bütündür. Sinema ise bunların hepsinden müteşekkil bir şeydir.” denir. Bu ne kadar doğrudur?

Zaten sinemaya yedinci sanat denir. Hayattır sinema, hayatın içindedir, hayatın kendisidir. Biz sinemada zaten hayatları görür, hayatlara şahit oluruz. O trajedileri, o dramları, o komedileri ile hayattan bize bir kesit sunar. Onun için sinema hepsidir.


Sinemanın fonksiyonlarının üzerinde durmak güzel, peki bir yönetmen olarak bunları bir araya getirirken, bunlardan anlamlı bir bütünlük ortaya çıkarırken, teknik bilgi olarak da donanımlı olmak gerekir. Mesela bir ışığı bilmen gerekir, bir kameranın görüş açısını bilmen gerekir. Hasbelkader elime bir kamera aldım, bende film çekerim demekle ne kadar olabilir?

Değil. Ama eline kamera alıp çekecek olan insanın formasyonu iyi ise, iyi bir duyarlılığı, keskin bir zekası varsa, kendini iyi yetiştirmiş ise sinema yapboz yaparak ta. Yani yaptıklarını kendisi analiz edip, hatalarını düzeltmekle kendi kendine eğitilebilecek bir sanattır. Yalnız burada bu yola girmiş olanlar için şöyle bir handikap var: Bu süreç çok uzun sürer. Onun için sinema eğitimi size zaman kazandırır. Çok çabuk atlarsınız bazı seviyeleri.


Yani Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Bunu yapmak yerine daha önceki tecrübelerden faydalanmak süreci hızlandırır diyorsunuz.

Evet, çok doğru. Hazır keşfedilmiş Amerika’lar size hap gibi verilir. O hapı aldığınız anda tekrar Amerika’yı keşfetmek için fırtınalarla mücadele edip uzun bir yolculuğa çıkmaya ihtiyacınız kalmayacaktır. Yani bugün bütün dünyada sanatın, kültürün, eğitimin ve ülke ekonomilerinin geldiği düzey itibariyle sinema gibi bir sanatta “ben kendi kendimi eğiteceğim” demenin çok da manası yoktur. Çünkü çok gelişti bu iş. Sinema eğitimi de çok gelişti. Git bunu altı ayda, bir yılda öğren bitir.


Sinemada başlıca akımlar nelerdir? Bunu nasıl ayrımlaştırabiliriz. Belli kategorilere ayırabilir miyiz?

Elbette tabii, belirli dönemlerde bu sinemanın, kırklarla doksanlar arasındaki döneminde, birçok akım birçok yaklaşım ortaya çıkmıştır. Bunlardan en ünlülerinden biri mesela, ki bugünün sinemasına oldukça büyük katkıları olmuştur; “İtalyan yeni gerçekçilik” akımıdır. “Neo- realizm” İtalya’da ikinci dünya savaşı sırasında ve sonrasında ortaya çıkmış bir akımdır. Bugün bütün dünya sinemasını etkilemiş bir akımdır. Yine Fransa’da Truffaut’un ve Godard’ın birlikte olduğu başka akımlarda vardır. Bugün yaptığı filmlerle bir akım yaratma çabasında olan çağdaş yönetmenlerde vardır. İşte ben dogma akımın filmlerini yapıyorum ben dogmacıyım diyenler de vardır. Sinemada bu belirli zamanlarda belirli periyotlarda hep var olmuş bir şeydir.


İsterseniz biraz Züğürt Ağa filminde bahsedelim. Züğürt Ağa’nın çekim sürecinden bahseder misiniz? Nasıl gerçekleşti o süreç?

Züğürt Ağa, tabii bir kere çok eğlenceli geçti. Çünkü filmin kendisi eğlenceliydi ve çok büyük bir şans çok büyük bir tesadüf olarak hem insan olarak hem profesyonel manada iyi insanların bir araya geldiği bir çalışma oldu. İyi senarist, iyi görüntü yönetmeni,–kendi kendime iyi demeyeyim ama- iyi yönetmen, iyi oyuncular, iyi teknik ekip, iyi müzik (Atilla Özdemiroğlu, yapmıştı bu arada müzikleri). İyi unsurlar bir araya gelince otomatikman iyi bir film çıktı ortaya.


Ne kadar sürdü çekim süreci?

Bir ay.


Bir ayda bitirdiniz yani?

O zamanlar öyleydi. Filmler bir aydan uzun sürmezdi. Hatta üç haftada falan çekilirdi. Biz bir ayda bitirdik.


Züğürt Ağa, üzerine çok fazla yazılıp çizilen bir film. Züğürt Ağa ile feodalizmden kapitalizme geçişi mi vurgulamak istediniz? Yoksa köyden kent yaşamına geçişi mi?

Yönetmenler ve senaristler böyle bir saikle veya böyle bir güdülemeyle, bir önerme ile yola çıkmazlar. Daha doğrusu, bir filmin yaratılma süreci ve ortaya çıkarılma sürecinde işe böyle bir önerme ile başlanmaz. Çünkü senaristte yönetmende her zaman için bir karakterin hikayesini anlatmak amacıyla yola çıkarlar. “Züğürt Ağa” işte Züğürt Ağa karakterini anlatmak amacıyla yola çıkmış bir filmdir. Bütün odağımız, bütün konsantrasyonumuz da onun üzerindedir zaten. Şimdi o karakteri anlatırken, gerçek hayatta o karakterin konumlandığı bir yapı, bir platform, bir ortam zaten vardır. O karakteri anlatırken o platform da ister istemez seyirciye tabii ki yansır. Ama biz hiçbir zaman feodalizmden kapitalizme geçen bir film yapalım diye ortaya çıkmadık.


Peki sonuçta böyle bir şeye evrildi mi? Çekim bittikten sonra böyle bir durum hissettiniz mi?

Hayır, biz tamamen karakterlerimize ve karakterlerimizin başına gelenlere odaklandık. Biz karakterlerimizin başına gelenlere odaklandığımız zaman, zaten otomatikman böyle bir sosyal vaka ortaya çıkıyor. Ama onu söylemeye kalktığımız andan itibaren, o film “Züğürt Ağa” olmazdı. Yavan, didaktik, seyircinin çok hoşlanmayacağı başka bir yapı ortaya çıkardı. O zaman da sanat olma özelliği ortadan kalkardı.


Filmde herkesin dikkatini çeken replikler, domates satma, karısını dövme sahnesi gibi sahneler vardı. Fakat bizim en çok dikkatimizi çeken, son sahnede; Züğürt Ağa, çiğköfte satarken eski marabalarından birini görür fakat hiç bozuntuya vermez, o kadar yeni konumunu kabullenmiş bir duruş sergiler ki, sanki ağalık payesini üzerinden atmış ve artık özgürlüğünü kazanmıştır. Bu senaryoda mıydı? Yoksa Şener Şen’in spontane olarak gerçekleştirdiği bir rol müydü?

Oradaki Şener’in bütün hareketleri, gidişi, duruşu, tabiî ki Şener Şen’in büyük oyunculuğu.


Diğer taraftan o sahnede kameranın açısı öyle bir yakalanmıştı ki.

Tabii o da yönetmenin etkisi. Bunlar birbiri ile iç içe geçen şeyler. Züğürt Ağa’da her şey birbirine o kadar güzel kalibre oldu, frekanslar o kadar güzel tuttu ki oyuncunun yapabileceği ile yönetmenin istediği çok güzel çakıştı. İyi bir açıyla, iyi bir hareketle iyi bir plan ortaya çıktı, sonuçta.


Kameranın çekiş açısı demişken, “Baba” filminin ilk bölümünde Marlon Brando’ya consiniaresi gelir, oğlunun ölümünü bildirir. Baba, ona elinin tersiyle “çekil” dercesine bir hareket yapar. Ama orda consiniaresi değil elinin tersiyle sanki bütün dünyayı bir kenara itmektedir. Marlon Brandon’un hareketini öyle güzel bir açıdan yakalamıştır ki yönetmen, istese de istemese de izleyiciyi de iter kenara doğru. Sizin de çiğköfte sahnesinde yakaladığınız açı gerçekten o rahatlama hissini veriyor. İzleyici de rahatlıyor. İster istemez bırakıyorsun kendini.

Sinema zaten görüntüyle anlatma sanatıdır. Görüntüyle anlatmayı başarabiliyorsan zaten iyi film yapma yolunda gidebilirsin.


Niye İmdb listesinde yer almaz bu film?

Bilmiyorum ama yönetmelerle filmleri arasında şöyle bir ilişki vardır. Yönetmenler filmlerini yapar. Film çekimi bitip gösterimi yapıldıktan sonra artık o film yönetmenin değildir. O andan itibaren o film izleyicinindir.


Son buluşma” adlı filminiz neden çok gündemde kalmadı? Oysaki yaşayan son üç İstiklal Savaşı gazisinin son günlerini anlatan belgesel formunda çok da güzel ve etkileyici bir filmdi. Filmi tedarik etme noktasında sorunlar var. Ancak internet üzerinden izleyebiliyorsunuz. Hak ettiği yeri neden bulmadı sizce?

Cevabı filmin içinde zaten. Film zaten bunu anlatıyor. Filmi izleyen zaten anlayacak. Film zaten bunu anlatıyor.


O zaman şunu söyleyebilir miyiz? Film hedeflediği noktaya ulaştı.

O gazilerin kaderi aynı zamanda filmin kaderi oldu. Aynı kaderi paylaştılar.


Yanılmıyorsam bir de diziniz olmuştu.

Evet, bir dizi projemiz olmuştu. Ama çok da ömürlü olmadı.


Sinema sektöründe verilen ödüller, düzenlenen festivaller hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben hiçbir festivalin hiçbir ödülün önemli bir kriter olduğunu zannetmiyorum. Yani sinemada en büyük kriter seyirci ve zamandır. Zaman içinde filmin aşınıp aşınmaması, ne derece aşındığı, o filmin zaman içerisinde zamana karşı direnip direnmemesidir. En önemli şey seyirci ilgisidir. Onun haricinde çok önemli kriterler değildir bunlar.


Kötü müdür yani?

Hayır, kötü de değildir. Sinema endüstrisinin bir anlamda stratejisi, bir anlamda -zor, yoğun ve yorucu bir iş olduğu için- ferahlama anları, bir anlamda yeniden bir kan kazanma, yeniden bir direnç kazanma. Oscar almakta da bir sakınca yok, almamakta da bir sakınca yok. Ama tabii ki gönlüm Türk filmlerinin en büyük, prestijli ödülleri almasından yanadır tabii ki. Ne güzel olur, keşke her Türk filme festivallerde tüm ödülleri alsa götürse.


Peki, Oscar ödüllerinin objektif kriterlere bağlı olarak dağıtıldığını düşünüyor musunuz? Yoksa oligarşik bir yapı tarafından mı idare ediliyor?

Aslında çok da iyi bildiğim, araştırdığım, ilgilendiğim şeyler değildir. Oscar törenlerini falan da seyretmem.


Dünya sinemasında beğendiğiniz filmler hangileridir?

Eskilerden soracak olursanız tabii ki “Yurttaş Kane” enteresan bir film. Ve sinema dilinde ciddi bir takım yenilikler getiren, yeni bir kapı açmış bir filmdir. Yine eskilerden İtalyan Yeni Gerçekçiliğini severim. Vittorio De Sica’ları, Zavattini’leri. O akım benim hoşuma giden, sevdiğim bir akımdır. Yeni çağdaşlardan baktığımızda tür olarak söyleyebilirim. Korku filmi türünü sevmiyorum. O nedense tür olarak hoşuma gitmiyor. Onun dışındaki bütün türleri seyrederim. Ve o türler içinde kendi kafama göre kendi değerlendirmeme göre “Ha! Bak bu türün iyi bir örneği olmuş” veya “ türün kötü bir örneği olmuş” diye bir ayrım yaparım.


Takip ettiğiniz, işlerini sevdiğiniz beğendiğiniz yönetmenler kimlerdir?

Gençlik dönemimde Fellini’yi çok beğenirdim ve ilgiyle izlerdim. Ki onun film anlayışı çok böyle klasik sinemaya, hikaye anlatımına uygun olmamasına rağmen nedense o beni büyülerdi. Yakın dönemden Kubrik mesela, David Lynch ilginçtir, beğenirim.


Şarlo’yu nasıl bulursunuz?

Hala fırsat buldukça “Modern Zamanlar”ı, “Altına Hücum”u falan izlerim. Şarlo’nun hala sinemadaki komedi türünün en büyük ustası olduğunu düşünürüm. Şarlo, sinema tarihi içerisinde çok önemli bir oyuncudur, sinemacıdır.


Oyuncular hakkında ne düşünüyorsunuz?

Oyunculuk hem dünyada hem Türkiye’de çok gelişti. Ben kontrol edilmiş doğal oyunculuğu çok severim. Çok böyle abartıya kaçmayan doğal, naturel oyunculuk, benim en sevdiğim oyunculuktur. Bir anlamda o Elia Kazan’ın kurmuş olduğu aktör stüdyo oyunculuğunu severim. Yani kimdir o? Marlon Brando ve o ekolü takip eden Meryl Streep, Al Pacino gibi o tarz oyunculuğu severim. Oyunculuk bana göre, ne kadar çok doğal olana, hayata ve gerçeğe yakınsa o kadar iyi bir oyunculuktur. Abartılı ve acting yapmaya yönelik oyunculuk itiyor beni.


Peki, Türk sinemasından örnek verebileceğiniz aklınızdan çıkmayan filmler?

Bana tek tek isim saydırmayın. Ama annemin anlattığına göre 2-2,5 yaşında başlamışım film izlemeye bizim oturduğumuz mahallede sokakta bir iki blok ötede yazlık sinema varmış. Beni akşamları ağabeyimle beraber oraya oturturlarmış. Ben cin gibi bütün film bitene kadar uyumadan filmi izlermişim. O zamandan bu yana sürekli film izliyorum. Seyretmediğim film kalmadı. Saymakla bitmez yani. Çok değerli yönetmen ve filmlerimiz var. Şimdi birini söylesem ötekine ayıp olacak.


Filmlerinizde nerdeyse hiç dekor kullanmıyorsunuz. Neden gerçek mekanları tercih ediyorsunuz? Stüdyo veya plato çekimlerini tercih etmiyorsunuz.

Evet, doğru söylüyorsunuz iyi bir tespit, dekorlarda çalışmıyorum. Benim sinema anlayışımda bu var zaten. Dedim ya yeni gerçekçilik beni çok etkiledi. Yalnız şu sizi yanıltmasın, doğal mekanları kullanırım ama doğal mekanlara müdahale ederim. Etmişimdir de. Yani boyasını değiştiririm, kapısını değiştiririm, perdesini değiştiririm. O tür müdahaleler yaparım. O mekan da benim için bir aktördür, bir anlatım aracıdır. O mekanla da seyirciye bir şey iletmek isterim.


Bu mekanları tespit ederken ciddi bir ön çalışma yapıyorsunuz herhalde. Mesela “Züğürt Ağa” yı çektiğiniz köy muhteşemdi.

Tabii, köy için tekrar tekrar gittik. Antep’te, Urfa’da aradık. Çok sinematografik bir köydü.


“Züğürt Ağa” da mekanla birlikte oyuncu seçimlerinizde çok yerindeydi. Herhalde “Züğürt Ağa”yı Şener Şen’ den iyi oynayacak birini bulmak çok zor olurdu.

Evet, filmlerimde oyuncu seçimlerine de çok dikkat ederim.


Son olarak, film çekmek isteyen gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Bunu çok içselleştirmeleri lazım. Bu iş öyle bir iş. Zor bir iş. Ama yani çok istiyorlarsa çalışıp, inat edecekler. Çok film izleyip, bu işin eğitimini alacaklar. Bir kere altyapılarını çok sağlam kurmaları gerek. Her anlamda formasyonun çok kuvvetli olması lazım.


Hocam bize zaman ayırdığınız ve içten cevaplarınız için teşekkür ederim.

Rica ederim. Ben teşekkür ederim.

Comentários


bottom of page